19.11.17

Malta (Ağustos 2017)


Akdeniz'in kelimenin tam anlamıyla ortasında yer alan -neden bilmiyorum ancak- yıllardır gözümden kaçmış, tipik bir Akdeniz ada ülkesi Malta.

Uzun zamandır popüler tatil yerlerinden, yoğun destinasyonlardan uzak duruyorum. Malta da, benim için bu kategoride yer alıyordu. Bir de hakkında bildiğim tek şey, ülkedeki İngilizce dil okulları piyasasından ibaret olunca, yıllardır bu küçük ada ülkeye ilgi duymadım.

Ağustos 2017 Kurban Bayramı'nın 9 günlük tatil olması nedeniyle tatil yeri ararken tesadüfen buldum Malta'yı. Yıllardır tanıdığım, çok da sevdiğim, ancak tanışıklığımız kahve içmekten ileri gitmeyen arkadaşlarımdan, Mustafa ile bu tatili konuşmak üzere buluştuk. Araba ile Balkanlar gezisi diye başlayan yemek, Sicilya ve Malta'yı kapsayan bir gezi için bilet almamızla son buldu.

İtalya bölümünde bulabileceğiniz, Sicilya'nın ardından, gezinin ikinci bölümü için Catania'dan (Sicilya) uçak ile Malta'ya ulaştık.

...
Malta tipik bir Akdeniz ülkesi

Yukarıda yazdığım gibi Malta tipik bir Akdeniz ülkesi. İki büyük adadan oluşuyor. Kendine ait dili ve Maltalılar diyebileceğimiz bir toplumu var. Maltaca, İtalyanca ile Arapça'nın tam anlamıyla bir karışımından oluşuyor. Dikkat kesilip konuşmaları dinlerseniz, iki dilden de sesler kapıyorsunuz. Kültürel olarak da, Güney İtalya ve Arap alışkanlıklarını taşıdıklarını gözlemledim. Rahat, yavaş ve gürültülüler.

Ülke Euro para birimini kullanıyor. Ancak Avrupa'nın diğer bölgeleriyle kıyaslandığında, ucuz bir yer olduğunu söyleyebilirim. Adanın tamamı turistik. İstatistikleri okumadım ama, pratikte yerel insanlardan çok turistlerle iç içesiniz.

Bir ada ülkesi, ancak oldukça küçük bir ada. Nereye giderseniz gidin, bir yerden denizi görebiliyorsunuz. Marmara Denizi'ndeki Marmara Adası'nın 3-4 katı büyüklükte olduğunu tahmin ediyorum. Koca bir ülke olduğunu düşünürseniz, bu gerçekten küçük bir coğrafya.

Bugüne kadar hiç dikkatimi çekmemiş, muhtemelen ülkemizde de kimsenin pek tanımadığı Malta'nın çok derin bir tarihi var. Akdeniz'in kelimenin tam anlamıyla ortasında, Sicilya'nın hemen altında, çok işlek bir bölgede yer alıyor. Durum böyle olunca, geleni gideni de çok olmuş. Sürekli el değiştirmiş. Akdeniz üzerinde gerçekleşen her göç, savaş ve seferde Malta'nın öyle ya da böyle bir rolü olmuş.

Malta'ya Sicilya'dan, akşam geç saatte, Malta Havayolları'nın uçuşuyla geldik. Otelimiz merkezde olduğu için, varır varmaz kendimizi dışarı attık. Malta'da gece hayatı gerçekten çok canlı. Ülkede çok büyük bir "İngilizce endüstrisi" var. İngiltere, Avustralya'da yalnızca dormitory'ye ödeyeceğiniz paralarla, Malta'da tüm İngilizce öğreniminizi sürdürebiliyorsunuz. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken nokta, ülkeye İngilizce öğrenimi için gelenlerin belki yarısının, öğrenemeden dönecek olması. Gece hayatı, içki ve tabii turizm o kadar baskın ki, eğitim için gelenler, eğitime hemen hemen hiç zaman ayıramıyorlar.

Malta'da üç günümüz vardı. Ülke küçük olmasına rağmen, kısıtlı bir zamanımız olduğundan, programımızı da sıkı yapmıştık. Internet'te yaptığımız araştırmalarda gitmemiz gereken yerler arasında Malta'nın şehir merkezi Valletta, tarihi merkez Mdina, balıkçı köyü Marsaxlokk, Temel Reis filminin çekildiği Popeye Village ve meşhur açık mavi sularıyla Blue Lagoon vardı.

Valletta sokaklarında

İlk günümüze Valletta şehir merkezi ile başladık. Burası Malta'nın güncel merkezi. Hükümet binaları, tiyatro, müze ve diğer sosyal binalar, hem yerellerin, hem turistlerin uğrak mekanı restaurantlar hep burada. Yine Valletta sokakları, Malta'nın ruhunu anlamanız için en doğru yer. UNESCO'nun koruma bölgelerinden olması ve turizmin ülkede bu kadar önemli yeri olması sonucu, Valletta'daki tüm binalar bakımlı, yapıldıkları günkü gibi gösterişliler.

Bu binaların tümü, adaya özel sarı renkli bir taştan yapılmış. Kaç kişi böyle düşündü, ben mi bazen çok duygusallaşıyorum, bilmiyorum - ancak bu taşlara dokunmak, sırf renk tonlarındaki küçük farklılıkları izlemek bile, insana büyük keyif veriyor. Tabii Malta'nın derin tarihinin bu taş binalara yansımış olması da önemli bir etken, bu hissin ortaya çıkmasında.

Valletta küçük bir yer. Ancak her sokağın sanki bir öyküsü var, hepsini yürümek, görmek istiyorsunuz. Şehir merkezinin çevresi deniz, bir yarımada. Dolayısıyla yollar bir şekilde hep denize çıkıyor. Biz de yarım günümüzü burada geçirdikten sonra, dinlenmek için tarihi kaleye ulaştık. Burası oturup, Malta Limanı'nı izleyebileceğiniz, güncel bir nokta. Güneş batarken ise Valletta'nın biraz daha uzağında kalan, cruise gemilerin bağlandığı yolcu limanına ulaştık. Akşam yemeğimizi bu limanda yiyip, otelimizin bulunduğu Sliema'ya döndük. Akşam yemeğinde tabi ki deniz ürünleri vardı.

Sliema, aynı zamanda gece hayatının bulunduğu bölge. Otelde bir süre dinlendikten sonra dışarı çıktık. Malta'daki ikinci akşamımızda günlerden Cumartesiydi. Dolayısıyla dışarısı tıklım tıklımdı. Sliema'da dışarı çıktığımda yankesicilere karşı dikkatli olmam için daha önce uyarılmıştım, dolayısıyla yanıma hiçbir şey almadım.

...

Malta'daki ikinci günümüzü ağırlıklı olarak denizde geçirecek biçimde planladık. Sabahtan, güneş doğmadan eski şehir Mdina, öğlen ise Blue Lagoon'da yüzerek günü tamamlayabileceğimiz Gozo Island'a gitmeyi planladık.

Mdina eski şehir merkezi çok iyi korunmuş

Mdina, Malta'nın bundan önceki merkezi. Yine turizmin gelmesi sonucu, orijinali gibi olacak şekilde tadilat yapılmış. Bence orijinalinden çok daha iyi durumda, çünkü aktif bir koruma var. Eski şehir merkezi tamamen, az önce sözünü ettiğim sarı taşlardan oluşuyor ve hepsi göz alıcı güzellikteler. Anladığım kadarıyla bu merkezde yaşayanlar da var, ancak göz önündeki hareket, turistik dükkanlar ve restaurantlardan ibaret. Yolda yürürken tek tük arabalar gelip geçiyordu, ancak bunlar, eski merkezde yaşayanların arabaları gibi görünüyor. Bunun dışında sokaklarda tek gördüğünüz turistler ve turist gezdirmek için dolaşan faytonlar.

Mdina, kale biçiminde inşa edilmiş bir merkez. Dışı yüksek kale duvarlarından oluşuyor. Kısıtlı sayıda giriş var. Orta Çağ'daki kullanımında, bu kapılar kapatıldığında, dışarıyla ilgisi kesildiği belli oluyor. Denizden oldukça uzak bir noktada, Malta Adası'nın içlerinde kurulmuş. Bu da, Akdeniz'den gelen, ardı arkası kesilmez saldırılara karşı inşa edildiğini gösteriyor.

Mdina'da yaklaşık 2 saat geçirdik. Malta'ya gidecekseniz, Mdina'yı mutlaka programınıza almalısınız.

...

Eski merkezdeki gezintimizin ardından, otobüs ile Gozo Adası'na giden teknelere bilebileceğimiz limana doğru yola çıktık.

Malta'da ulaşımın en akılcıl yolu otobüsler. İstanbul'daki Akbil benzeri bir ulaşım kartı var. Anladığım kadarıyla 3 gün, 5 gün vs. geçerli pass kartları da var. Ancak en kolayı, otobüse binerken nakit ödeme. Her binişinizde 2 EUR vererek, adadaki tüm otobüs hatlarından faydalanabiliyorsunuz.

Adayı dolaşan çok sayıda hat var. Bunalın geneli Valletta'da son buluyor. Dolayısıyla Valletta'da kalırsanız, adanın her yerine çok daha hızlı ve kolay biçimde seyahat edebilirsiniz. Biz, hemen hemen tüm otellerin Sliema'da olması nedeniyle, bu bölgeyi tercih etmiştik. Ancak gideceklere kesinlikle Valletta'da bir yerlerde kalmalarını öneririm. Otel ve hostel dışında, Airbnb.com benzeri sitelerden apart kiralamanız da mümkün, Malta'da bu konuda çok fazla alternatif var.

Malta'da otobüslerle ilgili dikkatimi çeken ilginç bir şey, hemen hemen hepsi Otokar marka. Yani bunlar Türkiye'nin ihracatı, Bursa'da üretilip buraya satılan araçlar.

Otobüsle (yine Valletta aktarmalı olarak) Malta Adası'nın kuzeyindeki bir limana vardık. Buradan gidiş dönüş 10 EUR biletlerle teknelere binip Gozo Adası, ya da arada kalan, Blue Lagoon'un bulunduğu kayalıklara ulaşabiliyorsunuz.

Blue Lagoon gizli bir cennet

Açıkçası denizi, denizde zaman geçirmeyi çok sevmem. Ancak Akdeniz'in güzelliği, her zaman olduğu gibi, yine bana bu "tuhaf" huyumu unutturdu. Özellikle Blue Lagoon'un konumu gereği, turkuaz rengi, açık renk suları, mükemmel ısısı ve derinleşmeyen suyu nedeniyle, burada çok eğlendim.

Yol arkadaşım Mustafa, Çanakkaleli. Dolayısıyla denizle benden çok daha haşır neşir. Kendisi sanırım 2-3 saat sudan çıkmadı.

Bu arada, Mustafa'nın demesine göre, Blue Lagoon'da Ivana Sert ile defalarca karşı karşıya gelmişiz. Kendisini tanımam, bulunduğu camiadaki konumunu da tahmin edebiliyorum. Ancak adını çok duydum ve Blue Lagoon'da bile böyle ünlü Türkiyelilerin bulunması, onur verici.

Blue Lagoon'dan, son tekne ile ayrıldık. Valletta'ya kadar, yanlış hatırlamıyorsam 1 saate yakın, uzun diyebileceğim bir yolculuk yaptık. Buradan yine otobüs ile, adanın güneyindeki Marsaxlokk'a devam ettik.

Marsaxlokk, yazması zor, söylemesi zor, ancak telaffuzunu öğrendikten sonra da, bir o kadar havalı (marsaşlok), Malta'nın eski balıkçı köyü. Bugünlerde asıl işlevi, turistlerin öğle ya da akşam yemekleri için gittikleri, sakin bir kasaba olmaktan ibaret. Yemeğinizi yerken, akşamüstü güneşin Malta yerel balıkçı tekneleri üzerinden batışını izleyebilirsiniz.

Rengarenk bu tekneler, küçük kasabayı çok canlı gösteriyor. Teknelerin ön taraflarında sağ ve solda birer tane göz resmedilmiş. Bunlar, Türkiye'deki "nazar"a benzer bir uygulama. Bu gözler teknelerin üzerinde olduğunda karada ve denizdeki tüm kötülüklerin, balıkçılardan uzak duracağına inanılıyormuş.

Bir akşam yemeğinizi mutlaka Marsaxlokk'ta yiyin

Marsaxlokk'daki akşam yemeğimiz unutulmazdı. Akdeniz'in vazgeçilmez tadı kılıç balığı, bunun yanında binbir çeşit deniz ürünü, taze yeşillikler yemeğin vazgeçilmez parçalarındandı.

...

Malta'daki üçüncü ve son günümüz, sıkı bir kahvaltıyla başladı. Ardından, Amerikan filmi Temel Reis'in 70lerde Malta'da çekildiği seti, Popeye Village'a doğru, yine otobüsle yola çıktık.

Bu sefer yanlış otobüse binmişiz. Mecburen uzakta indik, sanırım 2 kilometre kadar, Akdeniz güneşinin altında yürümek zorunda kaldık. Tarlaların arasındaki uzun yürüyüşümüzün ardından, karşıda Popeye Village'ın görünmesini, o andaki sevincimizi unutamıyorum.

Buraya giriş 15 EUR. Ücretsiz yerel şarap tadımı ve 15 dakikalık hızlı bir tekne gezisi de fiyata dahil. Burası, yukarıda bahsettiğim filmin hemen hemen tüm çekimlerinin yapıldığı set. Çekimlerden sonra Malta turizmine hizmet etmesi için korunmuş, oldukça isabetli de olmuş. Malta'ya gelenler, mutlaka buraya da bir uğruyorlar.

Çok şey vadetmese de, Popeye Village görülebilir

Yaklaşık 20 civarındaki maket evi gezip, tekne turunu bitirdikten sonra, bavullarımızı almak için Sliema'ya, ardından yine otobüsle havalimanına gittik.

...

Malta'daki üç günümüzün ardından söyleyebileceğim en önemli şey, mutlaka burayı görün. İstanbul'a inanılmaz yakın, 2 saatlik bir uçuşla ulaşabiliyorsunuz. THY'nin sanırım her gün 2-3 uçuşu var. Ara sıra açtığı kampanyalardan 100 EUR bile biletleri almanız mümkün.

Malta, Avrupa Birliği'nin tam üyesi. Ancak kendinizi kesinlikle Avrupa'da hissetmiyorsunuz. Avrupa standartlarında bir Tunus, Cezayir, Fas gibi. Tam bir Akdeniz ülkesi. Kasım-Şubat arasındaki zaman dışında tüm aylarda gidip denize girilebilir, yaz mevsimi yaşanabilir.

2.1.16

Boracay, Filipinler (Aralık, 2015)


Filipinler deyince akla ne geliyor? Hemen hemen hiçbir şey değil mi? Belki yoksulluk. Uzak. Aldığımız bir iki kıyafette çıkan 'Made in Philippines' etiketi. Hepsi bu. Biraz ansiklopedik ilginiz, bilginiz varsa, büyük nüfus, ASEAN üyeliği, İspanyol sömürgeciliği, tabii bitmez tsunamiler, depremler.

En azından benim için, bir ay öncesine kadar Filipinler bu bilgilerden ibaretti.

Adriana Sina'nın Boracay şarkısını bilirsiniz, kesin radyoda duymuşsunuzdur. Epeydir hit'ler arasında. Hit olmadan önce de 2-3 yıldır sessiz sedasız çalıyordu orada burada. Benim de herhalde 2 yıldır kulağıma çalınıyor. 'Boracay', bu sözcüğün kulağa çok güzel gelmesinden dolayı Google'lamış, Filipinler'de cennet bir ada olduğunu öğrenmiştim. Birkaç aydır da denk gelirsem giderim, güzel olur diye aklımdan geçiriyordum sık sık.

2015'in sonu, Aralık ayı benim için tamamıyla Türkiye dışında geçirilecek, oradan oraya koşturulacak bir ay oldu. Her yılın aralık ayında işlerimin azaldığını bildiğimden, Asya'da biriken, uzun zamandır aklımda olan işleri hep birlikte aradan çıkarmaya karar vermiştim. Hong Kong'da biten bu uzun yolculuğumun sonunda İstanbul'a, eve dönmektense, biraz daha kalıp, yılbaşına da Asya'da girmeye karar verdim. Bu Boracay'ı görmek için çok iyi bir fırsattı.

Yola çıkarken Boracay üzerine ne bir şeyler okumuş, ne de bilet, otel rezervasyonu yapmıştım. Yılbaşı yoğunluğunu düşünürsek, buna apaçık cahil cesareti diyebilirim.

Hong Kong - Manila biletimi, yolculuğa neredeyse 10 gün kala, Air Asia'dan aldım. Yine Manila - Kalibo (Boracay) biletini de Air Asia'dan buldum. Son dakika olması nedeniyle, bu üç bilete epey para ödedim. Ancak iyi bir planlamayla özellikle Manila-Kalibo-Manila biletinin 70-80 USD'a alınabileceğini sanıyorum.

Boracay bir ada. Hani reklamlarda, haberlerde, filmlerde cennet adalar vardır ya. Tam anlamıyla onlardan. Böyle çok yerde bulundum, ne yazık ki gittiğimde fotoğraftakilerden çok farklı olduğunu gördüm. Ancak Boracay, fotoğraflardaki kadar güzel olan nadir yerlerden.

Yalnız görüntü değil, sıcaklık, nem ve diğer atmosfer unsurları da mükemmel. Belki yılın bu zamanında gittiğim için bana böyle denk geldi. Hava sürekli bulutlu olduğundan, yakıcı, gözleri alan bir güneş yok. Ada olmasına karşın çekilmez bir nem yoktu, muhtemelen bulunduğu noktadaki hava akımları nedeniyle. Deniz sıcaklığı iyi, sanki özel hazırlanmış bir küvet gibi.

Uçuş noktası olan, havalimanının bulunduğu Kalibo, Boracay'a yaklaşık 80 km. uzaklıkta bir şehir. Bilette Kalibo/Boracay yazıyor. Yani Boracay'ın ünü Kalibo'yu çok aşmış. Biliyorsunuz İstanbul'un merkezi ile Sabiha Gökçen Havalimanı arası da yaklaşık 50-60 km. Ancak aklınıza böyle bir yol getirmeyin. Bölgenin altyapısı zayıf. 1 saati geçmemesi gereken yol 2 saati aşıyor. Ancak beklemediğim biçimde organize olmuşlar.

Tek pistli, küçük Kalibo Havalimanı'na indiğinizde, sizi bir sürü transfer firması karşılıyor. Adını yanlış hatırlamıyorsam, en iyisi, en azından en görünürü 'Southwest', ben de biletimi ondan aldım. Yaklaşık 8 USD karşılığında size kombine bir bilet veriyorlar. Bu bilet, Kalibo'dan kuzeye kadar olan 80 km.'lik, yaklaşık 2 saat süren yolu, karşıya Boracay'a geçen tekneyi ve limandan otelinize kadar olan transferi kapsıyor. Size 3 parçadan oluşan bir bilet veriyorlar, ilgili yerlerde tek tek geri veriyorsunuz.

Hemen yanıbaşındaki Malezya ve Endonezya gibi Filipinler'in de sualtı dünyası meşhurdur. Orada olduğum zaman boyunca dalışçılarla defalarca karşılaştım. Adanın turistik bölgesinde sayısız dalış firması var. Yaklaşık 20 USD karşılığında tekneyle sizi dalış noktalarına götürüyorlar, bütün gününüzü orada geçiriyorsunuz. Tabi bu fiyat listesindeki tur fiyatı, dalış araçlarının kiralaması ile ilgili bilgi almadım, hiç niyetim olmadığından.

Dalışa hiç niyetim yok diyorum ya, aslında çok büyük merakım var. Ancak gözlüklerim ileri numara olduğundan, lens takmayı hiç denemediğimden ve şu numaralı dalış gözlüklerini araştırmak için, hayatın kargaşasından fırsat bulamadığımdan, dalışı deneme şansım olmadı.

Bu kadar ilgisizken bile, kendime dalış adına bir şeyler buldum Boracay'da: Helmet diving. Belki biliyorsunuz, belki çok meşhur bir şey, ben ilk defa gördüm. Ancak gerçekten iyi akıl edilmiş, özellikle amatör, bu konuyla hiç ilgisi olmayanların da deneyimleyebilmesi için çok akıllıca bir fikir.

Önceden belirlenmiş iyi bir dalış noktasına bir platform kurmuşlar. Adadan 'helmet diving' satın alıyorsunuz ve sizi buraya taşıyorlar. Bu 'aktiviteye' de 20 USD civarında bir para ödedim. Kumsaldan tekneyle sizi platforma taşıyorlar. Kısacık bir eğitim verdikten sonra suya giriyorsunuz, üzerine hava boruları bağlı kaskı kafanıza geçiriyorlar. Ben oraya gelene kadar izolasyonunu nasıl sağlıyorlar diye düşünmüştüm ama, izolasyonla uzaktan yakından ilgisi yok. Bir filmde görmüştüm, denizaltının alt tarafında bir oda denize açılıyor, içerideki havadan dolayı deniz suyu belli bir seviyenin üzerine çıkmıyordu. Böyle bir mantıkla, kaskın alt tarafındaki su boynunuzdan yukarı çıkmıyor.

Helmet diving'de 4-5 metrelik bir derinlik var. Yani, hiçbir tehlikesi yok anladığım kadarıyla. Ayrıca size dalgıçlar eşlik ediyor, sürekli izliyor, yönlendiriyorlar. Bu su altı 'yürüyüşü' 20 dakika sürüyor. Bir ara dalgıçlardan biri balık yemi verdi, ben balıklarla uğraşırken epey fotoğrafımı, video'mu çekti, eğlenceliydi. Tüm bunların olduğu bir DVD'yi de size ücretsiz veriyorlar.

Boracay'da deniz sürekli oradan oraya giden teknelerle dolu. Bu tekneler helmet diving gibi, bir sürü su aktivitesine turist taşıyor. Su altında ve su üzerinde bir sürü aktivite sunuyor ada. Ayrıca ilgimi çeken bir diğer aktivite, ada etrafındaki helikopter turu oldu. Bir tane Rus bir de yerel, iki firma helikopter turları yapıyor. Turlar standart olarak 10 dakika ve ada etrafında yavaş bir geziyi kapsıyor. Fiyat kişi başı yaklaşık 80 USD. Benzer turların ABD gibi pahalı bir ülkede bile 50-60 USD civarında olduğunu düşünürsek, fiyatın yüksek olduğunu söyleyebilirim.

Ada, konaklama konusunda çok fazla alternatif sunuyor. Uzunca bir kumsalı var. Station 1, 2, 3 diye ayrılmış. İlerledikçe station'lar da ilerliyor. Batı tarafındaki 'White Beach', otellerin bulunduğu bölge. Tüm turistik hayat da, White Beach boyunca devam ediyor. Yaklaşık 6-7 km. uzunluğunda bir kumsal. Kumsal paralelinde, yerlerini yine kumlarla kaplı, 4-5 metre genişliğinde, araba girmeyen bir yol gidiyor. Bunun hemen arkasında da oteller dizili. 6-7 km.'lik şerit boyunca tüm sıra otel, restoran ve kafe-bar. Ayrıca bu şeridin arkasında da yaklaşık 100 metre boyunca geriye doğru otel ve çeşitli dükkanlar dolu. Bu geniş alanı düşününce, şimdilik fazlasıyla, herkese yetecek kadar konaklama olanağı var.

Konaklamada geniş bir alternatif var. 5 yıldızlı çok sayıda otel var. Bunların fiyatları 200-300 USD arasında. Benim de kaldığım, hemen hemen herkesin tercih ettiği alternatif ise, günlüğü 35-50 USD arasında değişen, sahil şehirindeki pansiyonlar. Bu pansiyonlarda odalar oldukça geniş, genellikle 2'şer yatak var. Tuvalet ve duşları odaların içinde. Hemen her otel/pansiyonun girişinde 24 saat açık bir restoran ya da kafe var.

Az önce yazdığım gibi, muhtemelen yılın en yoğun zamanıda, yılbaşında Boracay'daydım. Varışımdan 10 gün önce bile kalacak makul fiyata bir yer bulabildim. Dolayısıyla, yılın diğer zamanlarında hiç zorluk yaşamayacağınızı tahmin ediyorum.

Konaklama için bir ay öncesinden booking.com'dan bakmaya başladım. Her otelde 2 oda kaldı, 3 oda kaldı diyor, sonra da odalar tükeniyordu. Rezervasyonumu yaptığım gün ise, booking.com'da yalnızca pahalı, 5 yıldızlı oteller kalmıştı. O yüzden hostelbookers.com'u denedim, kaldığım iki yataklı, içinde duş ve banyosu olan odayı 50 USD'ye buldum. Sanırım oda normalde 30-35 USD civarında, yoğunluktan dolayı son dakika fiyatları biraz artmış. Ancak sahil şeridinde bulunuyor, ve bahçe kapısından çıktığınızda kumsala adım atıyorsunuz.

Yolda tanıştığım, Lübnan asıllı, Dallas'lı Wahib, kaldığı yeri airbnb.com'dan bulduğunu söyledi, fotoğrafını gösterdi. Pahalı villaların satıldığı reklamlarda göz kamaştırıcı fotoğraflar vardır ya, işte tam olarak öyle bir yer. Denizden biraz uzakta, tepede yer alan villalardan biri ve yeşilliklerin içinden kumsalı, oradan da ufukta uzanan diğer Filipin adalarını görüyor. O da kaldığı oda için 30 USD ödemiş. Kumsala 10 dakikalık bir yürüme mesafesinde.

Boracay deyince, akla dalıştan sonra gelen şey, tartışmasız gece hayatı. Burası kumsal boyunca dizili mekanlardaki gece hayatıyla da tanınıyor. Bu konuda daha önce internet'te biraz bakınmış, Filipinli tanıdıklarıma sormuştum. Hepsi de, eğlence için kesinlikle Boracay diyordu. Özellikle dönem yılbaşı olunca, bu konudaki beklentilerim de üst seviyedeydi.

Ancak söyleyebilirim ki, Boracay herhangi bir yazlık bölgeden fazlasını sunmuyor. Uzun sahil şeridi boyunca sonsuz mekan bulunmasına karşın, bunlardan 4-5 tanesi ciddi anlamda akşamları müziğin, kalabalığın, gençliğin doldurduğu yerlere dönüşüyor. Ancak açıkçası bu Sultanahmet'teki barlar sokağı, ya da Amsterdam'da, New Orleans'ta, Bangkok'ta bir caddede bulabileceğiniz mekanlardan ibaret. Tabi kesinlikle hakkını yememeliyim, mekanların hemen önünde eşsiz bir kumsalın uzanması, araç trafiğinin, gereksiz kalabalığın bulunmaması, alkol kullananların evlerine dönme sorunu yaşamamaları, bunlar hepsi bir araya gelince çok daha keyifli bir yer halini alıyor Boracay.

Sağda solda gördüğünüz reklamlara bakarsanız, Boracay 2014'te Asya'nın en iyi plajı seçilmiş. Yine Filipinler'de bulunan bir başka ada, Palawan'ın da geçtiğimiz yıl dünyanın en iyi plajları sıralamasında birinci sırada olduğunu duymuştum. Açıkçası turizmin geldiğinde çekirge sürüsü gibi önüne geleni çirkinleştirdiğini, kirlettiğini çok iyi bilen, İstanbul'da yaşadığım bölge nedeniyle deneyimlemiş kişilerden biriyim. Dolayısıyla Boracay ve Palawan'ın belki önümüzdeki 5 yıl içinde, doğal güzelliğinden uzaklaşmış, herhangi bir sahilden biri olacağını tahmin ediyorum. Ancak yine de uluslararası oylamalarda birinci sırayı almalarını sonuna kadar hak ediyorlar.

Bu arada, az önce söz ettiğim, Boracay'da 'Island Hopping' turunda tanıştığım Wahib'den bu bölge üzerine epey bilgi aldım. Palawan'ı şöyle bir duymuştum, epey yeni şey öğrendim. Ayrıca Endonezya'daki Gili Trawangan ve daha bir sürü tavsiyede bulundu bu bölge hakkında. Zaten kendisi de Boracay'dan Parawan'a devam ediyormuş iki haftalık tatilinin bundan sonraki bölümünde.

Genel anlamda Boracay'dan olumlu duygularla ayrıldım. Yukarıda yazdığım gibi, Adriana Sina'nın Boracay'ına hemen hemen iki yıldır radyoda denk geliyorum. Özellikle araba kullanırken dinlediğimde içime çoşku veriyor, daha hızlı kullanıyorum. Sık sık kendimi bu şarkıyı mırıldanırken buluyordum. Yıllar önce 2008'de de benzerini yaşamış, defalarca Dalida'nın 'Portofino'sunu dinlendikten sonra, ne yapıp edip İtalya'nın bu küçük kasabasını ziyaret etmiştim. Dolayısıyla, içimde buraya karşı güçlü diyebileceğim bir gelme isteği vardı ve bunu gerçekleştirdim. Bu 'kafamdakini yaptım' hissi bile, benim için başlı başına yeterli.

Geçen yıl, yeni yıla Türk Havayolları'ndan kazandığım bir ödül sayesinde yine çok uzaklarda, Yeni Zelanda ve Hawaii'de, iki defa girmiştim. Boracay'la, belki bu kişisel geleneğimi devam ettirmiş oldum. Hayatıma yeni renkler ve bakış açıları katmış oldum. 2016'ya evden uzakta, bu güzel adada girmek, yıla çok iyi bir başlangıç oldu benim için.

Daha önce Filipinler'e gelmemiştim. Bu sayede gördüğüm ülkelere bir yenisini daha ekledim. Şimdi Manila Havalimanı'nda bunları yazıp, eve dönüş uçağını beklerken yüzümde belli belirsiz bir gülümseme var. Bu, kendime karşı samimi gülümseme bile, Boracay seyahatime başlı başına değecek kazanımlardan biri oldu benim için.






Diğer fotoğraflar için Instagram: bulunmaz

19.2.15

See entire country at 800 m2: Grand Maket Russia


On the first days of February 2015, I had a short visit to St. Petersburg, cultural capital of Russia. As it was a trade show where I had to work everyday. The heat was below zero and city was covered with snow at all. So, I didn't really have chance to behave as a tourist.

There was just one direct flight to Istanbul which is by Turkish Airlines. That usually makes me sad as I have to wait for that flight for some extra hours, mostly a half day. But this time, my last day in St. Petersburg, I thought I was lucky that the only flight was on the afternoon. I had to wait till 4pm.

Finally I had a half day in city which I used to visit Grand Maket Russia, the marvelous model museum located at an old building, near the suburbs of the city.

Grand Maket Russia, is a small, really small model of entire Russia with seriously tiny items. From Kaliningrad on the most western point, to Vladivostok at the Far East, all the country has been built with extremely realistic model items.




From people to cars, trains to other vehicles, mountains to lakes, rivers to snow, chickens to space shuttles, even more of Russia than you can possibly imagine, lays in front of your eyes there, in Grand Maket Russia. The thing is that, not just eyes, that fairytale world has something to your other senses. You can 'hear' the entire cities, get afraid with an artificial storm, listen the birds, children, just wait till it gets night and watch that "tiny Russia" under night lights or even touch one of the buttons to start an attraction prepared for you.

The museum has been established in 2012, just a few years ago. The models together spread on an area of 800 m2. Including the walking paths of visitors, maybe the total area of museum is %50 bigger. The museum declares on their website that they are sure none of the visitors will leave the place indifferent. That is absolutely right. Even if you hate, seriously hate the museums, I can personally guarantee that you will love Grand Maket Russia.

They have several awards including 2014 Certificate of Excellence from TripAdvisor.




I have been similar places before, one is 'World' in Shenzhen and the other is of course 'Miniaturk' in my hometown, Istanbul. I can easily say that they are both even not comparable with Grand Maket Russia.

In 'World' of Shenzhen, models of the major landmarks worldwide have been built at human size all around the park. That gigantic park has been built in parts as the continents and the landmarks are spread on a walking path among them.

'Miniaturk' of Istanbul has totally the same idea, but with landmarks of Turkey and some part of Former Ottoman Empire.

Coming back to Grand Maket Russia, first of all, it is built in a much smaller and closed area. As I wrote before, the items are extremely tiny.

For example, model of a military base was including tens of tanks and other military vehicles and perhaps more than a thousand soldier models each is not bigger than a centimeter!

Another place, an amusement park was crowded of a thousand of people whom wear daily clothes, each different.

To talk more about details, you can see often hundreds of cows, horses, chickens and other animals around the models of Russian countryside.





Pretty often on the entire model, you can find buttons activating a little motion. Maybe a lighthouse, or a truck move around, perhaps a tractor on the farm or just chickens eat their food!

All of these are incredible and nearly impossible to explain. You should definitely visit that museum if you have chance. The administrators of any country, city must check Grand Maket Russia and consider building a similar one of their lands. As it is hard to explain all these with words, just have a look at my photos for endless details.

Thinking about Russia, I always imagine 'big' things. Submarines, space shuttles, satellites at the sky... Coming to the "small" things, it just reminds me Switzerland with their watches, the Swiss army knife with tones of feauters or the nanotechnology or even CERN, where they 'play' with atoms.

At Grand Maket Russia, I felt myself at a Swiss made museum with uncountable details made at eternal working hours of magic hands. I was surprised that Russians are good at details that much. I remember that Carl Faberge was from St. Petersburg also, who was another expert of details, but on gold jewellery.

Probably that romantic city is the place of most sensitive people of Russia who love the details.


9.6.12

Cartagena, Kolombiya (Şubat 2012)


Cucuta'dan başlayan 17 saatlik yolculuk sonunda Cartagena'ya ulaştım.

17 saat kulağa ne kadar "zor" gelse de, Latin Amerika'ya yapılan keyifli bir gezide çok da önemi olmuyor. Önceki gün akşamüstü Cucuta'dan Kaan ve arkadaşı Fransisco'nun beni yolcu etmesiyle başlayan yolculuk, öğlen olmadan sona erdi. Yol boyunca en az 20 tane polis çevirme noktası gördüm. 3-4 kez de polis otobüsü durdurup içeri girdi, "arama" yaptı. Yaptığı arama el feneriyle koridoru bir turlamaktan ibaret.

Anladığım kadarıyla bu yoğun "ilgi"nin amacı, ülkedeki devasa uyuşturucu trafiği. Bulunması en zor, en pahalı uyuşturucuları bile istediğiniz miktarlarda ve bedava denecek fiyatlara elde etmek çok kolay olduğundan, kullananların yanında bir sürü de küçük satıcı türemiş. Köylerden taşınabilir miktarlarda uyuşturucu alan ve bunu başka ülkelere götürüp satmaya çalışan Kolombiyalılar var. Tabii bu yer değiştirme en az 20-30 katı değerlenmeyi beraberinde getiriyor.

Yine bu büyük kazançlarla birlikte, cinayetler, ölümler, komplolar da beraber geliyor. Kaan'ın anlattığına göre özellikle ülkenin iç bölümlerinde, sık ormanlardan dolayı polis ya da askerin kontrolü sağlayamadığı bölgelerde inanılmaz bir uyuşturucu hareketi varmış.

Aslında "uyuşturucu ve Kolombiya" benim için apayrı bir yazı, blog yazısı, hatta kitap konusu. Türkiye ve bölgemiz ülkeleriyle ile, politikayla, ekonomi ile ilişkileri göz önünde bulundurularak yazılan bir yazı gerçekten keyifli olur. İleride de değineceğim bu konuya şimdilik son verip 17 saatlik uzun otobüs yolculuğuma dönüyorum...

...

Altyapı olmadığından demiryolları ne Kolombiya, ne Güney Amerika'nın diğer bölgelerinde gelişmemiş. Bu size Türkiye'den tanıdık geliyor değil mi?




Ekonomik durum ve büyük olasılıkla politik ilişkiler nedeniyle, Türkiye'nin son 10 yılda kendini içinde bulduğu "bedava uçuşlar" gibi bir şansı da yok Kolombiya'nın. Dolayısıyla İran'da olduğu gibi karayollarına yüklenilmiş. Tabii yine büyük bir organizasyonluk var. Yollar inanılmaz kötüyken, otobüsler tam tersi çok çok iyiler. Yolculuğumu yaptığım firmanın otobüsü de çok rahattı. "Uçak gibi" derler... Uçaktan çok daha rahattı. Dolayısıyla yukarıda yazdığım polis kontrolleri dışında kayda değer hiçbir şey, hiçbir rahatsızlık olmadan Cartagena'ya vardım.

İlginç olan, İstanbul'dan Bogota'ya olan yolcuğun da aşağı yukarı 17 saat sürmesi...
...

Kolombiya'ya gitmeden önce Cartagena'ya dair hiçbir şey bilmediğimi söyleyebilirim. Birkaç ay önce, bileti aldığımda Lonely Planet'in rehberini bilgisayara indirip gezmeye değer yerleri öğrenmiş, sonra toplamda bir saati geçmeyecek, çok yüzeysel bir araştırma yaptıştım. O ara Cartagena'nın da birkaç fotoğrafını görmüştüm, hepsi bu...

Burası adına bildiğim her şeyi, Cucuta'da bulunduğum süre içinde kısaca Kaan'dan, ardından oradayken yine Lonely Planet'in rehberinden ve internet'ten öğrendim.

Cartagena'yı benim için unutulmaz ve baştan sona "büyüleyici" yapan ise, İstanbul'da Atatürk Havalimanı'nda uçak beklerken bir an aklıma esip yaptığım basit bir şey oldu. Pasaport kontrolünü geçip beklemek için HSBC Lounge'a giderken, her zamanki gibi "bakınmak" için D&R'a uğradım. Kitapların arasında gezinirken, "madem Kolombiya'ya gidiyorum, Kolombiyalı bir yazarın kitabını alayım, yolda okurum" diye aklımdan geçirdim. Gabriel Garcia Marquez'in Kolombiyalı olduğunu bildiğimden, kitaplarının bulunduğu yeri buldum. "Kolera Günlerinde Aşk"ı satın aldım.

O zamana kadar Marquez'in Kolombiyalı olduğu dışında hiçbir şey bilmiyordum. Kolera Günlerinde Aşk'ı seçmemin tek nedeni ise daha önce adını duymuş olmamdı. Hatta "Da Vinci'nin Şifresi", "Taş Meclisi" vs. gibi popülerleştirilen kitaplardan nefret ettiğimden, Kolera Günlerinde Aşk'ın da bir dönem Türkiye'de bu şekilde satıldığından bir ara satınalıp almamakta kararsız kaldım. Kitabı çantama koydum ve ta Cartagena'ya varana kadar aklımın ucundan bile geçirmedim.


İlginç olan şey, Cartagena'da otele yerleşip, hatta ilk gün gezip günün yorgunluğuyla, otelin kahvaltı yapılan bahçesinde otururken ortaya çıktı. Marquez'in bu kitabı tamamen Cartagena'da geçiyordu. Kitabı okuyup bitirdiğim 4 gün boyunca sürekli kitapta yazan yerlerde dolaştım durdum.

Dediğim gibi bu inanılmaz bir durumdu. O şehirde olup, o şehirde yaşanan, üstelik Marquez'in kitabında uzun yıllara yayılan bir öyküyü okumak, kitaptaki bir sürü yerin önünden geçip sonra tekrar okumak bambaşka bir deneyim oldu benim için...

...

Cartagena'daki ilk günümü neredeyse otel arayarak geçirdim desem yeridir. Tabii bu şehirde otel olmamasından ya da benim otel beğenmememden değil, sırt çantam küçük olduğundan otel işini savsaklamamdan kaynaklandı.

Otel bahanesiyle küçük şehir merkezinin hemen her yerini gezdim. Sonunda, Cartagena'nın tarihi merkezinin içinde kalan Getsemani bölgesinde 40.000 Pezo'ya (Yaklaşık 40 TL), tuvaleti ve duşu da olan tek kişilik bir oda buldum.


La Casona Hostel, bölgedeki pek çok otel, hostel gibi "Kolonyal Mimari" ürünü. Mimari ve yerleşim anlamında Meksika'da Guadalajara'da kaldığım otel birebir aynısı diyebilirim. Üç attan oluşan binanın ortasında geniş bir bahçe var. Odalar giriş kattan itibaren, kapıları bahçeyi görecek şekilde binayı çevreliyor. Tavan açık, bahçe güneş ve yağmurdan korunmasız.

...

Kolonyal mimari doğal olarak tüm şehirde etkisini gösteriyor. Özellikle eski merkez konumundaki bölgenin neredeyse tamamı bu dönemin mimarisiyle dolu. Şehir merkezinin iyi korunduğunu söyleyebilirim. Şehrin nüfusu 1 milyon civarında.

Şehrin tam adı Cartagena de Indias. İspanya'da bulunan, ismini aldığı Cartagena şehrinden ayrılması için bu adı almış. Sanırım "Yerlilerin Cartagena'sı" biçiminde 

Bogota ve Cucuta ile birlikte bir Kolombiya şehri olmasına karşın, Cartagena'nın bambaşka bir "ülke" olduğunu söyleyebilirim. Her anlamda Kolombiya'dan ayrılan bir yer. Tabii bunun en büyük nedeni Karayip şehri olması. Karayip ruhu sonuna kadar hissediliyor. Gelecek yıl fırsat ve uygun bilet bulabilirsem Küba'ya gitmeyi planlıyorum... Bu anlamda Karayipler'in kalbine yapacağım gelecek yılki bu gezi için bir hatırlık oldu Cartagena...





Gün boyunca şehirdeki hayat oldukça keyili. Zamanımın çoğunu tek başıma, sokaklarda dolaşarak geçirdiğinden Cartagena'yı film izler gibi yaşadım. Bol bol gözlem yapma olanağım oldu. Çok fazla konuşmadığımdan, çok izledim, çok dinledim.

Şehrin genelinde "relax" diye tabir ettiğimiz, stressiz, tasasız ortam hakim. Hani herkes emekli olup küçük bir sahil kasabasına yerleşmek ister ya... Cartagena bunun için çok doğru bir yer. Bu açıdan bakıldığında bence tek kusuru fazlasıyla turistik olması. Özellikle eski şehir merkezinde yürüyenlerin en az yarısı turist. Ancak Türkiye'de, Mısır'daki gibi, satıcıların üzerinize çullandığı bir turizm anlayışı gelişmemiş. Bu yüzden turistik ortam çok da fazla hissedilmiyor. Havanın hep aynı sıcaklıkta olması, insanların Karayip genelindeki mutlu ve her an dans etmeye hazır hali, size kendinizi fazlasıyla iyi hissettiriyor.

...

Güneş batarken de bu keyifli ortam devam ediyor. Sokaklardaki insanlar azalmıyor, hatta belki biraz daha artıyor. Akşamdan kalmalar, öğlen sıcağında dışarı çıkmak istemeyenler ve günü plajda geçirenler de görünmeye başlıyorlar.



Akşam dışarıda olduğum günlerden birinde sokak bir sürü sokak müzisyenine, dans grubuna denk geldim. Yerel Kolombiya danslarından oluşan uzun bir gösteri yapan grubun iki dansını izledim.

Saat 10'u geçip akşam geceye dönerken sokaklar tenhalaşıyor. 11'i geçtiğinde iyiden iyiye ıssız bir hal alıyor. Bu durum nedeniyle, Kolombiya'da bulunduğum süre boyunca duyduğum "güvensizlik" hissi, Cartagena'da da kendini fazlasıyla hissettirmeye başlıyor.

Daha önce "tehlikeli" diye addedilen pek çok şehre gittim. Hepsinde de çok geç saatlerde ve pek çok bölgesinde bulundum. Mexico City, Nairobi, Moskova, Rio de Janeiro... Bunların hepsi yüksek suç oranı ile ün salmış yerler. Hepsinde de uzun süreler bulunmama karşın, hiçbirinde, hatta dünyanın hiçbir yerinde gerçekten güvende olmadığımı hissetmedim. Ancak Kolombiya'da durum bambaşkaydı, gezi boyunca hep bir "arkamı kollama" halindeydim.

...


Cartagena'da yapılabilecek en güzel şeylerden biri "Chiva"larla şehir turuna çıkmak.

Chiva, Kolombiya ve Ekvator'a özgü bir otobüs. Bu bölgedeki yoğun dağlık yapı nedeniyle, özellikle And Dağları üzerindeki ulaşımın sağlanması için ortaya çıkmış. Her bölgede kendine özgü karakteristik özellikleri bulunan Chiva'lar oluşmuş. Genellikle, Kolombiya bayrağındaki sarı, kırmızı ve mavi renkleri kullanarak rengarenk boyanıyorlar. Bu bakımdan fazlasıyla Pakistan'daki çeşit çeşit desenle boyanmış kamyonları hatırlatıyor.

Chiva'lar, kamyon şasesinin üzerine tahta ya da metal, yolcu bölümünün oturtulmasıyla oluşuyor ve yolcuların oturduğu yerler bank şeklinde.

Chiva'ları pek çok Kolombiya karikatüründe görmek mümkün. Hani şu meşhur horozu, tavuğuyla otobüs yolculuğu yapan Latin Amerika köylüsü de Chiva'larla resmediliyor sanırım. 

Tarihi 20. Yüzyıl'ın başına dayanan Chiva'ların ilk çıkışı kamyonlar üzerinde değil, at arabası şeklinde olmuş zaten. Tahmin edeceğiniz gibi bugün doğal kullanımı yok denecek kadar az, yalnızca turistik amaçlarla kullanılıyor.

Dönüşte hem Chiva oyuncağı, hem de magneti almayı ihmal etmedim!

...

Cartagena'da da Chiva'larla yapılabilecek bir sürü tur seçeneği mevcuttu. Kaldığım otelden yarım günlük bir şehir turu aldım. Bunun dışında, Cartagena'nın dışına çıkan tur seçenekleri, akşamüstü başlayıp geceyarısına kadar süren içki dahil Chiva turları da seçenekler arasında.


22.4.12

Cucuta, Kolombiya (Şubat 2012)


Hayaller vardır. Herkesin hayali, hayalleri vardır. İlk bakışta tek tük ve büyük şeyler gibi görünse de, üzerinde düşünüldüğünde bunlar çok fazladır ve irili ufaklı her konuya yayılmıştır.

2012 kışına dair beni en fazla "dürten" hayallerimden biri Güney Amerika'da bir yerlere gitmekti. Hedef Güney Amerika olunca, ilk mesele biletlerin fahiş fiyatı tabii. Bu yüzden gezinin daha hayallerini kurarken bile ülke seçmemiş, ülke seçimini uçak biletinin fiyatlarına bağlamıştım.

İçimden geçen fazlasıyla Karayiplerdeki Küba'ydı. Ancak ne yaptım ettiysem 2500 TL'nin altında bilet bulamadım.

Umutsuzca internet'te gezinirken, Iberia'nın sitesinde yalnızca Kolombiya ve Venezüella için 1200 TL gibi bir fiyata rastladım. Almalı mıyım, almamalı mıyım diye düşünürken bu fiyatı kaçırdım tabi. Ancak havayollarının aynı dönemlerde benzer kampanyalar yaptığını bildiğimden, o bölgeye giden havayollarını inceleyip, kısa sürede Air France'dan aynı fiyatı buldum.
Daha sonra uzun uzun bahsedeceğim lise ve üniversite arkadaşım Kaan bir yılı aşkın zamandır Kolombiya'da yaşadığından orada karar kıldım ve Air France'ın da kaçmasına izin vermeden, benim için kısa sürede "büyülü gerçekçi" bir hal alacak bu geziye biletimi aldım!

...


Öncelikle Air France hakkında bir iki laf etmek istiyorum. Geçen yıl Fransa'nın Mulhaus kentinde otel odasında, gece içeri girip, sonra da hiçbir iz bırakmadan çıkan (ve bütün işaretlerin otel çalışanlarının yaptığını gösterdiği) kişilerce soyulmamın ardından yaşadıklarımdan sonra, evet açık açık söylüyorum FRANSA'DAN NEFRET EDİYORUM. Ülkelerle ülkelerin vatandaşları arasında dağlar kadar fark olduğunu bildiğimden, Fransız insanları ile ilgili hiçbir sıkıntım yok. Ancak bu yaşadıklarımdan sonra Fransa ülkesi, benim gözümde, Senegal'den, Kamboçya'dan, Uruguay'dan, Zimbabve'den bir gram daha fazla organize, daha ileri bir ülke değil!

Oteller zinciri diye güvendiğim "Roi Soleil"in otelinde, üstelik gece odamda uyurken soyulmuş, ertesi gün polise gittiğimde ise sigortadan para almaya çalışan dolandırıcı, ahlaksız, sahteci turist muamelesi görmüştüm.

Bu kara olay bir...

İkincisi, hemen hatırlaycağınız Air France 447 no'lu uçuş. Bildiğiniz gibi 1 Haziran 2009 gecesi Air France'a ait, Rio de Janeiro - Paris uçuşunu yapan 447 uçuş no'lu uçak yanlış bir kararla, uçak gövdesinin kaldıramayacağı bir fırtınaya girmiş, denize çakılmıştı. Bu kaza ile dünyada ilk kez Büyük Okyanus'un üzerinde bir uçak kazası oluyordu.

Uçuşum Air France ile, evet. Büyük Okyanus'u geçeceğim, evet. Bu bilgi bile tüylerimi diken diken etmeye yetti. Neyse ki, havacılıktaki "uçağı düşen havayolu en güvenli havayoludur" teorisinden dolayı bu uçuşa oldukça rahat gittim. Tahmin edeceğiniz gibi bir uçağı düşen havayolu denetimlerini en üst seviyeye çıkarıyor, bu da en azından teorik olarak onu, günün en güvenli havayolu yapıyor.

Bu kadar kara haber yeter... Güneşli Kolombiya seyahatine başlayalım!


...

Kolombiya... Aslında hakkında hiçbir şey bilmediğim, bildiklerim filmlerde duyduğum, kitaplarda okuduğum çok kısıtlı, toplasan 10 sözcük etmeyecek bilgiden ibaret Kolombiya. Uyuşturucu, futbol, Medellin karteli, Shakira, belki şu an aklıma gelmeyen üç beş tane daha...

Bir de gitmeden bir hafta önce Lonely Planet'in Guide'ından okuduğum, yine kısıtlı bilgiler.


Yolculuk keyifli başladı. İstanbul-Paris hızlı geçti. Her zamanki gibi uçuşun çoğunluğunu uyuyarak geçirdim.

Paris'te transfer otobüsünde benim gibi Bogota'ya giden iki Türkle tanıştım. Bir tanesi "abi yazacağım bunları, kitap yapacağım" deyince dayanamadım, dönüp yazar mısınız, gazeteci misiniz, onun için mi gidiyorsunuz diye sordum. Yok, biz futbolla ilgili gidiyoruz dedi. Öyle deyince futbol yazarı olduğunu tahmin ettim. Önyargı işte!

Konuştukça sohbet ilginç bir hal aldı. Futbolcu transferiyle uğraşıyorlarmış. Anladığım kadarıyla aracılık yapıyorlar. Kolombiya'ya futbolcu "ithal etmeye" gidiyorlarmış. Çok ilginç anılarını anlattılar. "Aurelio'nun menejeriyle beraberken... Bir gün yine Brezilya'dayım..." cümleler birbirini kovaladı. İtiraf edeyim, onları yarı inanmış dinledim, ta ki bir tanesi Business Class'taki koltuğuna oturana kadar...

11 saatlik Paris - Bogota uçağında yolculuğun çoğunu yine uyuyarak geçirdim. Yalnızca yemek saatleri ayaktaydım.

Bogota'ya vardıktan sonra aynı havaalanının içinde iç hatlara geçip, az önce söz ettiğim arkadaşımın yaşadığı Cucuta'ya iç hat uçuşumu beklemeye koyuldum.


LAN Havayolları, Güney Amerika'nın pek çok ülkesinde faaliyeti bulunan popüler bir havayolu. Adının Türkçedeki anlamı nedeniyle, fotoğraflarımı gösterirken LAN'ın uçağını kim görse en azından gülümsüyor.

Sanırım 3 saat sonra LAN'ın pervaneli uçağı ile tekrar havadaydım.


Uçuş bir saat sürdü. Güneş battıktan hemen sonra Cucuta'ya sorunsuz bir şekilde indik. Bogota'da uluslararası bir havalimanında olduğumu düşünürsek, henüz Kolombiya'ya varmış sayılmazdım. Cucuta havalimanından sırt çantamla sokağa çıktığım an gerçekten Kolombiya'ya varmıştım.

Burayı tercih etmemin gerçek nedeni olan arkadaşım Kaan havalimanının hemen çıkışında beni karşıladı.

Kaan hem liseden hem üniversiteden arkadaşım. Ne parlak bir öğrenciydi, ne de sosyal bir öğrenciAncak Kaan, hayatta gerçekten kıskandığım tek insan. 

Bu durumun hikayesi 3-4 yıl öncesine dayanıyor. Kaan'la yıllarca görüşmedik. Çok uzun bir süre zaman zaman yalnızca MSN'de selamlaştık, konuştuk. Küçük bir kira geliri olduğunu, bu yüzden iş seçimi konusunda hepimizden daha özgür olduğunu zaten biliyordum. Yine çalışmadığı bir dönemde, yine MSN'de konuştuğumuzda, madem kira gelirin var neden tropik bir ülkeye yerleşmiyorsun, diye sormuştum. Nasıl yani? dediğinde, küçücük bir düzenli geliri bile olsa Ekvator, Peru gibi yoksul ülkelerde çok keyifli bir hayat sürebileceğini, üstelik geri gelirken İspanyolcayı ana gibi bileceğini, gelip burada turist rehberliği yapabileceğini, keyfine keyif katacağına anlattım. Bu kısa bir konuşma oldu, konu orada kapandı.

Kaan'la yine uzun zaman buluşmadık, konuşmadık. Bir gün yine bana MSN'den selam verdi ve bil bakalım neredeyim dedi: Atatürk Havalimanı'nda Bogota uçağını bekliyormuş! Küçük bir fikrin bu kadar sürede düşünülüp, uygulamaya dönüşmesine çok şaşırdım. Ve dediğim gibi, hayatımda ilk kez birini gerçekten kıskandım!


Kolombiya yolculuğuna çıktığımda, Kaan orada bir buçuk yıl geçirmişti. Bogota'da bir yıl kadar yaşamış, sonra uzun bir Venezüela yolculuğuna çıkmış, dönüşte de tesadüfler zinciri sonucu bu küçük şehri bulmuş, çok sevmiş ve yerleşmiş.

Dediğim gibi beni havaalanında karşılayan da o oldu. Akşam sekizde evine gittik. Dokuzda tekrar dışarı çıkmıştık. Uçuş bu kadar uzun olunca, tabii benim de uçuşlarda her koşul ve sürede sorunsuz uyuma özelliğim olunca, yorgunluk diye bir şey söz konusu olmadı.

Cucuta'nın en büyük özelliği sınır şehri olması. Venezüela sınırında. Hatta öyle ki, şehrin sınırları Venezüela'ya dayanmış. Nasıl ki Türkiye'de Gaziantep ile Suriye bir sürü ticari ilişki içindeyse, özellikle kaçak biçimde Cucuta'dan Venezüela'ya yoğun bir ticari trafik var.





Venezüela diyince akla gelen ilk şeylerden biri ucuz petrol. Öncelikle bu durum kendini Cucuta'da hissettiriyor. Bu küçük sınır şehrinde benzinci yok. Benzin, ülke genelinden çok daha ucuz fiyata ve yol kenarında bidonla bekleyen kaçakçılar tarafından satılıyor. Bu benzin, bagajı komple boşaltılıp depoya dönüştürülmüş eski Amerikan arabalarıyla Kolombiya'ya sokuluyormuş. Yine bu arabalar Cucuta'dan Venezüela'ya yolcu taşımasını sağlıyor.




Cucuta'dan Cartagena'ya gitmek için otobüs garına gittiğimde bu arabaları da görme şansım oldu. Bu arabalar Makedonya'dan İstanbul'a yolcu taşıyan, aslında yolcu değil dev deposunda ucuz benzin getiren otobüs firmalarını hatırlattı bana. Resmi olarak çalışan arabaların yanında, şehirde bulunduğum süre içinde de bir sürü Venezüela plakalı araba gördüm. Aynı şekilde arabaları Venezüela'dan almak da büyük vergi avantajı sağlıyormuş. Yalnızca Cucutalılara Venezüela kayıtlı araba kullanma hakkı veriliyormuş.

...

Cucuta'da turistik aktivite yok gibi bir şey. Durum böyle olunca Kaan'la birlikte bol bol şehrin caddelerini gezmek kaldı bana.





Cucuta'da en dikkat çeken şeylerden biri minibüsler. İstanbul trafiğini "doğrayan" minibüslerden hiçbir farkı yok bunların. Her yerden yolcu alabiliyor, her yerde yolcu indirebiliyorlar. İstanbul'daki gibi şöför viraj dönerken para üstü verebiliyor.

Şehrin en büyük meydanında büyük bir alışveriş merkezi var ve bu Cucutalıların gurur kaynağı. Alışveriş merkezinin giriş katındaki "Juan Valdez Cafe"de her gün en az bir saat oturduk. Juan Valdez, Kolombiya'nın "Kahve Dünyası". Ülke kahvenin anavatanı olunca Starbucks, Gloria Jeans gibi kahve zincirleri de burada başarılı olamamış.


Bu arada Juan Valdez, hayali bir karakter. İlk kez 1959 yılında Kolombiya Ulusal Kahve Yetiştiricileri Federasyonu'nun reklamlarında kullanılmış, daha sonra çok sevilmiş. Kolombiyalı kahve yetiştiricilerini temsil eden bu karakter daha sonra da Juan Valdez kahve zincirinin logosu olarak kullanılmış. Ayrıca bütün süpermarketlerde Juan Valdez kahve paketlerine rastlamak mümkün. Ben de dönüşte evdekilere götürmek üzere birkaç paket Juan Valdez aldım.



 

Cucuta'da dikkat çeken bir diğer nokta gece hayatı. Kısıtlı zamanımdan dolayı çok fazla yer görme olanağım olmasa da, Kaan'ın söylediğine göre şehrin gece hayatı ülkede dillere destanmış. Hatta en son Kaan, sırf gece hayatı temalı bir blog hazırlamayı düşünüyordu. Ne oldu, bilmiyorum.

Cucuta'da hayat gece yalnızca eğlence mekanlarında değil, her yerde devam ediyor. Gündüz market görevi gören yerler gece güvenlik için parmaklıklarını kapatıp, müziği açıyor ve bira satmaya başlıyorlar. Kısa sürede hepsinin çevresi kalabalık gruplarla doluyor.


Bu arada Kaan'ın hem Kolombiya hem komşu ülkelerde yaşadıklarını anlattığı bir gezi blog'u var:

...

Cucuta'da 3 gün kalmama karşın, çok fazla bir şey görmedim. Tabii bu yukarıda yazdığım gibi bu, şehrin hiç turistik bir yer olmamasından kaynaklanıyor.

Neyse ki Cucuta'da bulunduğumuz süre boyunca Kaan'ın bir sürü arkadaşıyla tanışma fırsatım oldu. Evlerine gittik, aileleriyle akşam yemeği yedik, tatil olan pazar gününü birlikte geçirdik. Bu sayede Kolombiyalıların, Cucutalıların yerel hayatlarını da görme, yaşama fırsatım. oldu. 



...

Kolombiya gezimin birinci bölümü olan Cucuta'yı ziyaretim, şehre varışımın 3. akşamı bitti. Otobüs ile, Kolombiya'nın Karayip kıyısındaki şehri Cartagena'ya gitmek için gara geldim ve kolay unutamayacağım 17 saatlik otobüs yolculuğu başladı...

DEVAM EDECEK...