30 Kasım 2009

Masai Mara, Kenya (Kasım 2009)

1. GÜN

Sabah 10.00'da Nairobi'den Masai Mara'ya başlayan yolculuğumuz bütün günümüzü götürdü.

Yol boyunca iki kez mola verdik. İlkinde Rift Valley'i görmek için hediyelik eşya satan bir dükkanın yanında durduk. Gruptakilerden hiç kimse dükkandan bir şey almadı, rehber biraz bozuldu, hatta "bir şey almadınız mı?" diye sordu.

Evren'le ben kendimize 1000 Şilin'e (10 EUR) birer şapka aldık.

Rift Valley, kıtaların kayması sırasında yaklaşık 35 milyon yıl önce oluşmuş. Suriye'den Afrika'nın güneyine, Mozambik'e kadar uzanan 6000 kilometrelik bir vadi. Kızıldeniz ve Afrika'nın güneyindeki pek çok göl de Rift Valley'in üzerinde bulunuyor.

http://en.wikipedia.org/wiki/Great_Rift_Valley

Safari, Nairobi'den Masai Mara'ya ulaşımın sağlandığı minibüslerle yapılıyor. Hemen hepsinin markası Mazda marka ve sürekli 4 çeker.
Safari alanına vardıktan sonra araçların üzerlerindeki sert plastik tavan yarım metre kadar yükseliyor. Hem buradan çıkıp fotoğraf çekebiliyorsunuz, hem de tavan güneşten koruyor.

Grupta 6 kişiydik. Arkamızda oturan iki İngiliz, orada tanışmışlar. Biri Martin. Kız arkadaşıyla İngiltere'den Mombasa'daki resort'lardan birine herşey dahil tatil almış. Kız arkadaşı hatfaya geleceği için bu hafta tek başına safariye katılmış.

Diğer İngiliz ise Shantel, yine Mombasa yakınında 6 haftalık gönüllü kampta çalıştıktan sonra safariye katılmış, ardından ülkesine dönecekmiş.

Önümüzde oturan evli Koreli çift ise çok daha keyifliydi. Tüm dünyayı geziyorlarmış. En son iki ay Türkiye'de, Kapadokya'da bir otelde çalışmışlar. Ardından Mısır'a, oradan da uçakla Rwanda'ya gelmişler.

Rwanda'da dünyanın en büyük "gorilla center"ını gezdikten sonra yine uçakla Nairobi'ye gelip safariye katılmışlar.

Rehber bizi doğrudan, üç gün kalacağımız kampa bıraktı. Biz eşyalarımızı yerleştirirken o da arabayı hazırladı.

Martin'le Shantel aynı odada kalmak istemediklerinden ve ikisinin de aynı tura bizden çok daha fazla para verdiklerinden, kamptakiler bizi tuvaletsiz ve diğer odalara göre epey uzaktaki çadırlardan vermeye yeltendiler.

Epey dil döktük, 120 USD fark ödememiz gerektiğini söylediler. Biraz daha konuşunca 80 USD'ye indirdiler. Onu da veremeyeceğimizi söyleyip içecek bir şeyler bulmaya gittik. 10-15 dakika sonra gelip, Martin'in odasına 3 yatak koyduklarını, orada kalabileceğimizi söylediler.

Kamptan 18.30'da çıkmış olmamız gerektiğinden hemen yola çıktık. Kampa girer girmez "gazelle"ler görünmeye başladı.

Yol boyunca Evren'le "gazelle"in ne olduğunu tartıştık. Bir cevap bulamadık. Akla en yatkın şey ceylandı ama emin olamadık. Geldiğimde Wikipedia'dan baktım, ceylanmış.

http://en.wikipedia.org/wiki/Gazelle

İlk heyecanımızı zebraları gördüğümüzde yaşadık. Ancak kısa süre sonra zebraları ciddiye almamaya, hatta sürü halinde gördüğümüzde bile yerimizden kalkmamaya başladık.

Zebralardan sonra heyecanla beklediğimiz aslanla karşılaşmamız uzun sürmedi.

Safari rehberler kendi aralarında sürekli telefonlaşıp, nerede ne hayvan olduğunu haber veriyorlar. Bu sayede, herhangi bir hayvanı görmeden ayrılmanız hemen hemen olanaksız.

Tüm gezi boyunca bizi zorlayan tek hayvan leopar oldu. Anladığım kadarıyla zaten pek fazla görünmeyi sevmiyor. Ama onu da görmeyi başardık.

Aslanları gördüğümüzde duyduğumuz heyecan anlatılmaz. Daha önce Hindistan'da bir milli parkta, safaride, ayrıca Türkiye'de hayvanat bahçelerinde epey bir aslan görmüşlüğüm var. Ancak hepsi aslanlıklarını bekçilere teslim etmişlerdi. Burada ise vahşi hayatın göbeğindeydik...

Masai Mara'daki aslanlar hala aslan. Ancak beyaz turist minibüslerinin sesine alışmışlar, o yüzden ne kaçıyor, ne saldırganlaşıyorlar.

Üç gün boyunca bir aslanın bir antilopa saldırdığını göremedik. Ancak doğal hayatın devam ettiği her hallerinden belli.
Rehberin anlattığına göre aslanlar avlandıktan sonra eti paylaşırlarmış. Bitirmeleri birkaç günlerini alırmış. Gezi boyunca bir kez et yiyen aslan, birçok kez parçalanmış zebra, antilop, bufalo kalıntıları gördük.

Çita ise asla daha önce avlanmış eti yemezmiş. Her seferinde yeniden avlanırmış.

Merakla beklediğimiz diğer hayvan zürafaydı. İlk gün tek tük gördük, ancak ikinci gün sürüler halinde ve birçok kez karşılaştık.

video

Zürafanın ağırlığı 2-2.5 ton arasındaymış ve vahşi hayvan saldırısına en az uğrayan hayvanmış. Bunun nedeni bacaklarının çok güçlü olması, teptiğinde düşmanını ağır yaralamasıymış.

Zürafalardan sonra kampa dönerken ufak tefek bir sürü hayvanla karşılaştık. Ancak aslan, zürafa ve zebradan sonra artık çok fazla ciddiye almadığımızdan durmadık.

Bir ara Martin tuvelete gitmek için arabayı durdurdu. Biz de inip fotoğraf çekildik.

Çıkış kapısına yaklaşırken, şans bizden yanaydı, iki çitayla karşılaştık. Aslandan çok daha küçük olmasına karşın, çok daha tedirgin ediyor. Büyük olasılıkla bunun nedeni "hızlı" imajı.

Kampa döndüğümüzde yorgunluktan ölüyorduk, açlıktan kırılmak üzereydik.

Çadırımıza giderken yolda maymunlarla karşılaştık. Diğer çadırlardan yiyecek bir şeyler çalıyorlardı. Bir tanesi biri geliyor mu diye bakarken, diğeri girip mango arıyor!

Rehbere bunlar ne olacak diye sorduk... Yalnızca yiyecek şeyleri ve parlak objeleri alıyorlarmış. Ortada hiçbir şey bırakmamaya karar verdik. Hatta ben ne var ne yoksa, aldığımız litrelerce suyla birlikte sırt çantamın içine doldurdum ki, çantayı alıp götüremesinler diye.

Ertesi gün güneşin doğuşunu izlemek için 06.00'da bizi köye götürmek üzere bir Masai'yle sözleştik. Erken uyuduk...


Masai Köyünde güneşin doğuşu

Dün gece yatmadan önce çadırın önünde uzun uzun konuştuğumuz Masai çocuk, sabah altıda gelip bizi uyandırdı. Güneş yakında doğacak, acele edin dedi.

Martin'le birlikte kamptan çıkıp köye doğru yürüdük.

Genç Masai 20 yaşındaymış. 15 yaşında doğaya bırakılmış, evine yeni dönmüş. Bu bütün Masai erkeklerinin yaşadığı bir ritüelmiş. 15 yaşlarında birkaç arkadaş doğaya bırakılırlar, 20 yaşında köye dönerlermiş. Doğada bulundukları süre boyunca mutlaka aslan öldürmeleri gerekiyormuş.

Çocuk bu geleneğin sürdüğünü, hatta kendisinin de ormandan yeni geldiğini söylese de, pek inanmadım.

Güneş ortaya çıkıp, fotoğraf çekmeyi bitirdikten sonra tekrar Masai ile sohbete başladık.

Ne köylerinin, ne bizim kampımızın çevresinde bir güvenlik önlemi var. Ayrıca Masai Mara National Reserve'ın çevresinde de çitler yok. Yani vahşi hayvanlar kolayca gelebilir. Geliyormuş da!

Ancak Masai kendine fazlasıyla güveniyor. Aslan gelirse öldürürüm diyor. Nasıl öldürürsün diye sorduk. Sol elimi ağzına sokuyorum. Aslanın tam ısıracağı sırada bıçağımla boynunu ya da kolunu kesiyorum diyor.

Peki çita gelirse napıyorsun diye sorduk... Sonuçta çita çok daha seri, hızlı bir hayvan...

"Ooo, cheetah very easy..." diye başladı. Onda da yine elini ağzına sokup tokmağıyla kafasına vuruyormuş, çita oracıkta ölüyormuş. Hangi hayvanı söylesek "very easy" dedi...

Evren'le birbirimize baktık, tabii buna da pek inanamadık. Ancak Masai bıçağını, tokmağı gösterip fırlatınca ciddi olduğunu anladık. Alet havada uçarken çıkan ses helikopteri çağrıştırıyordu!

Kampa döndüğümüzde Masai bizden bahşiş bekledi. Vermedik, konuyu değiştirdik, ortadan kaybolduk.

Bizimle gelmeyen grup üyelerinin de uyanmasıyla Masai Mara'daki ikinci safari günümüz başlamış oldu...

2. GÜN
Kahvaltı fena değildi. Özellikle bitmeyen açlığımızın üzerine gelince, ne bulduysak yedik. Evren et dışında herşeyi yedi, ben onu da yedim.

Bu domuz mu diye sorduk, adam "beef" diye cevap verdi. Evren, "tamam işte domuz olabilir, beef domuz da olabilir" dedi. Epey bir tartıştık bunu. Ne yaptım ettiysem, adam yemedi! Evren'in favorisi gözlemeye benzeyen ekmekler oldu.

Kahvaltıdan sonra yola çıktık. Her gün olduğu gibi ikinci gün de en son gelen, grubu bekleten biz olduk...


Minibüs Masai Mara National Reserve'in kapısından geçerken rehberin hiçbir şey ödememesi, hatta neredeyse arabanın durmadan geçmesi üzerine yine Evren'le birbirimize baktık.

Günlük park giriş ücreti 60 USD diyor ama durmuyoruz bile... Herhalde yazıyorlar, sonra toptan ödüyorlar diye iyimser bir düşünceye kapıldık. Ancak Masai Mara'da değil de başka bir yerde olabileceğimizi düşününce tedirgin olduk. Evren'e, İstanbul'da turistlere Kapalıçarşı diye Mısır Çarşısı gezdirilen turistler gibi olmasın dedim... "Burası Afrika, herşey olabilir" diye cevap verdi..

Bu konuyu daha sonra düşünmeye verdik. Ne de olsa görmediğimiz hayvan kalmamıştı...

Parktaki 2. gün yine "gazelle"lerle, zebralarla, antiloplarla başladı.

Günün en güzel sürprizi bence sabah saatinde sürü halinde karşılaştığımız zürafalar oldu. Rehberin "giraffe" diye bağırmasıyla hepimiz arabanın üzerine çıktık. Dibimizdeki hayvanın fotoğraflarını çekerken hemen arkasında en az 15 tane daha bulunduğunu farkettik.

Zürafalarla başlayan heyecanımız çitayla devam etti; ağacın gölgesinde yatan iki çitaya daha rastladık.

Kedi ailesinin en tipik üyelerinden olan çita, en hızlı kara hayvanı olarak biliniyor. 120 km/saat hıza çıkabiliyor, ancak 500 metreyi geçmeyen kısa mesafelerde. Tabii avına yaklaşırken çok sessiz olduğu için, bu mesafe ona fazlasıyla yetiyor.


Hayvanın yaşam alanı ağırlıklı olarak Kenya'dan Güney Amerika'ya uzanan bölge. Afrika, Arap yarımadası, İran, Pakistan, Hindistan'da da görülebiliyor. Hatta Türkiye'nin güneyi de çitaya uygun yaşam alanı oluşturan bölgelere dahil edilmiş.

Çita, 0-100 km/s hıza 3 saniyede ulaşıyor. Bu bir çok spor arabadan daha yüksek bir performans.

İşte birkaç arabanın 0-100 km/s hızlanma oranları:
2.9 - 1997 Dodge Viper GTS-R
3.0 - 2003 Bugatti 16/4 Veyron
3.3 - 1997 McLaren F1
3.5 - 2002 Ferrari Enzo
3.6 - 2001 Lamborghini Diablo

İnanılır gibi değil!

Yol boyunca bir iki tropik kuş gördük. Ardından yine birkaç aslanla karşılaştık. Bu kez yakınlarında parçalanmış bir zebra vardı.

Araçların çoğu bizimki gibi üzerine çıkılan minibüslerden olsa da, tek tük farklı araçlara rastlamak mümkün. Bunlardan en ilginci, yanları açık jipler.

Kapıları yok ve turistler açık kasa gibi bir yerde oturuyor. Aslanın elini kolunu sallayarak içeri girmesi mümkün.

Ancak bu tip araçların çoğunda rehber / şöförün yanında bir de Masai oturuyor. Daha önce aslanların Masai'lerin kokusunu duyduklarında uzaklaştıklarını söylemişlerdi.

Büyük olasılıkla bu kokuyla birlikte ölümün geleceğini içgüdüsel olarak bildiklerinden, aslanlar Masai köylerine de girmiyormuş.

Geçen gece kamptaki güvenlik görevlisi Masai'nin anlattıklarına bakılırsa gayet haklılar.

Masai'leri simgeleyen bayrakta kırmızı üzerine beyaz kalkan ve iki mızrak simgesi var. Yani renkler dışında Kenya bayrağının aynısı.

Bugün Masai nüfusu 1 milyonun altında. Bunun yarısı Güney Kenya, yarısı Kuzey Tanzanya'da, iki ülke arasında kalan arazide yaşıyormuş.

http://en.wikipedia.org/wiki/Maasai

Aslanların ardından nihayet küçük bir fil ailesiyle karşılaştık. Böylece bölgede görmediğimiz hayvan kalmamış oldu.

Öğle yemeği için nehir kıyısına doğru yola koyulduk.

Buradan geçen nehir, Serengeti'den (Tanzanya) Masai Mara'ya göç sırasında binlerce hayvanın toplu halde üzerinden geçtiği nehir. Nehrin çok uzun olmasına karşın, geçiş noktaları belirli.

Timsahlar bu noktaları içgüdüsel olarak bildiği için, buralarda bekleyip avlanıyorlar.

Yolda mola verdiğimiz yerlerden birinde, Tanzanya'ya da gitme fırsatımız oldu! İki ülke arasında kalan bir noktaya bir taş yerleştirilmiş. Üzerinde yazana göre taşın 2 metre gerisi Kenya, 21 metre ilerisi Tanzanya. Aradaki 23 metrelik ara ise tarafsız bölge sayılıyor.

Yemek yediğimiz yerde maymunlarla epey bir haşır neşir olduk. Bir tanesi yavrusuyla sarılmış halde hoplayıp zıplıyordu, en az 50 kare fotoğrafını çektik.


Dönüş yolunda yine birbir türlü hayvan gördük. Ancak safarideyken de, şimdi yazarken de, bir süre sonra bütün hayvanlara karşı duyarsızlaşıyorsunuz. İlk gün heyecanla kendimizi camlardan dışarı atarken, zebralar, zürafalar ilgimizi çekmez oldu.

Bu kez de akşamki Masai köyü ziyareti için sabırsızlanıyorduk...

devam edecek...